Ares Harikalar Diyarında

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Hepimizin çok az vakti var...
Bu satırlar sona erer ermez her şey silinip gidecek.”

1992’de Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanan “Ares Harikalar Diyarında”, bir yandan kendi kendini yaratırken bir yandan yalanlayan bir kurgunun, o kurguyla birlikte zamanın, mekânın ve birbirlerinin sınırlarını zorlayan ele avuca gelmez kahramanların ve nihayetinde her şeye ve herkese gölge eden bir “eksen karakter”in romanı: Dikkat çekici dili ve üslubuyla, durmadan dolaşan bir ipin ucunu yakalamaya çağırıyor okurunu Derviş Zaim; rüya içinde rüya, dünya içinde dünya, Selim'in içinde bir Işık...

“Filmin konusu neydi acaba?”
Genel müdür, önündeki kitapçığın maliyet tablolarıyla ilgili kısmında! Bir jet odanın camlarını zangırdatıyor ve ses yumuşar yumuşamaz Selim yalan söylemeye devam ediyor: Film, kampüsten, giderek tüm dünyadan bilmem kaç tane adamın geçip gittiği ve bir zamanlar o adamlara ne olmuşsa şimdi aynı şeyin bizlere de olmakta olduğu ve bizlerin bunu bilmediği temasını işlemekteydi.

Yirmi üç yıllık yaşamı boyunca ters bir sözcük, ters bir davranış bekleyen Titorelli, bin dokuz yüz otuz sekiz yılının on bir mayıs sabahı, gece boyunca boğuştuğu korkulu rüyalarından uyandığı zaman yurtta, üç katlı ranzanın en üst katında sırtüstü yattığını fark etti.

Yavaş hareketlerle doğruldu, ranzasından indi ve dolabının üst gözüne sakladığı 7.65’lik tabancayı paltosunun iç cebine yerleştirdi. Palto yurt binasının dışındaki acıbakla ekili çiçekliği yaladığı sırada parmaklarını burnuna götürdü, çiçeklikten kopardığı yaprağı kokladı. Kırdı, yeniden kokladı: Kampüste her şey her zamanki gibiydi. Geleceğin seçkin kadroları derse girmeye hazırlanıyor; geleceğin seçkin kadrolarına maliyetleri başka hesaplara kaydırmayı, başka yere kaydırılamayan maliyetleri en aza indirmeyi öğreten şımarık hocalar, örnek bir düzen uyarınca inşa edilen saygın binalar arasında araba park edecek boş bir yer arıyordu. Ortada kuşku ve belirsizlik namına hiçbir şey yoktu. Her şey her zamanki gibiydi.

Yaprağı yere attı, ayaklarını sürüye sürüye kantine doğru yürüdü. Kantinin rahatlıktan çok genişlik etkisi uyandıran mavi, yeşil, kül rengi duvarlarını süze süze çift kaşarlı tostunun üzerine incir reçeli döktü.

Tostu yarıladığı sırada rektörlük binasının önündeydi. Binanın giriş kapısından sonraki odada, keskin renklerin bir yeri olduğundan daha büyük gösterdiğini düşündü. Tostunun son lokmasını yuttu ve kendisine kimlik soran bekçiye ateş etti.

Yirmi dakika sonra kampüsün radyo istasyonunda, istasyonun kül rengi duvarları arasındaydı. İnsanda kapana kısılmışlık ve oyalanma duygusu uyandıran o duvarlara yasladığı rehineler arasından, öncelikle yıllık komitesi başkanını öldürdü. Sonra da elini Don Kişot marka paltosunun cebine soktu, bir kâğıt çıkardı, okuması için rektöre uzattı. Rektörün çatlak sesi istasyon binasını, kampüsü, dağları, köyleri, köylerdeki radyoları dolaştığı sırada gramofona eski bir taş plak yerleştirmeye çalışıyordu. Öyle ki ağır ritimli, melodik yapılı bir Buridan parçası, o andan sonraki bir saat boyunca mikrofonun karşısında ecel teri döken rektörün titrek sesine eşlik edip durdu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.