Balıkçıl

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Hayat karşısındaki sağır korkunun ve iğrenmenin yavaş ve engel tanımaz yükselişinin romanı...

“Balıkçıl” romanında Bassani, 1947 yılının kışında, sisli bir günde Edgardo Limentani’nin uyanışıyla başlayan bir günü, sinematografik bir dille, en küçük ayrıntıya varıncaya kadar betimleyerek, her hareketini takip ettiği kahramanını bir an olsun yalnız bırakmadan anlatır.

Ferrara’dan Codigoro’ya, oradan Po Nehri’nin bir koluyla yıkanan Volano kentinin eşsiz coğrafyasına kadar uzanan, köylerin ve kentlerin dışında suların üzerinde de yaşam süren bir dünya tasviri belki de Bassani’nin en varoluşçu çalışmasıdır.

Bıçak gibi saplanan bir sancının, yaşamın içinde var olan her şeyi: Bireyi, duyduğu sevgiyi, doğayı ve sahip olduğu şeyleri içine hapseden varoluşsal bir hoşnutsuzluğun romanı olan Balıkçıl, aynı zamanda yazarın son romanıdır ve Giorgio Bassani’ye 1969’da Yılın Kitabı, Campiello Ödülü’nü getirmiştir.

Çabucak değil ama belli bir zorlanmayla bilinci, uykunun dipsiz kuyusundan yukarı tırmanırken, Edgardo Limentani sağ kolunu komodine doğru uzattı. Karısı Nives’in üç yıl önceki doğum günü için Basilea’da kendisine hediye ettiği seyahat boyu küçük çalar saat karanlıkta, kısa aralıklarla ve aşırıya kaçmamakla birlikte, o tiz ve ısrarlı sesi çıkarmaya devam ediyordu. Sesini kesmek gerekiyordu.

Limentani kolunu geri çekti, gözlerini açtı ve sol kolunu uzatmak için sağ dirseğinin üzerinde doğrularak komodine döndü. Parmaklarının ucuyla Jeager marka çalar saatin eskimeye yüz tutmuş narin alageyik derisine değdiği ve alarmı durdurmak için düğmeye bastığı sırada bulunduğu yerden fosforlu kürelerin kadranındaki saati okudu. Saat dörttü; tamı tamına önceki akşam alarmı kurduğu saatti. Volano’ya zamanında varmak istiyorsa, bir dakika bile kaybetmemesi gerekirdi. Yataktan kalkmak, tuvalete gitmek, yıkanmak, tıraş olmak, giyinmek, bir iki yudum kahveyi mideye indirmek gibi yapılacak işleri sıraya koyunca saat beşten önce arabaya binmeyi beceremezdi.

Nihayet, yatakta oturur vaziyete geçtiğinde, ışığı açar açmaz, aniden bastıran bezginlik duygusuyla ve ağır ağır etrafına bakındığı o ilk anda, boş vermeyi, yola çıkmamayı çekti canı.

Belki odanın soğuk olması, belki de tavanın ortasından sarkan avizenin yaydığı soluk ışık yüzündendi: Kesin olan bir şey varsa, o da evlendikten sonra kısa bir süre için ve İsviçre’de bulunduğu o bir buçuk sene boyunca doğal olarak uzak kalmasının dışında, çocukluğundan beri uyumuş olduğu bu yatak odasının gözüne hiç bu kadar tuhaf ve berbat görünmediğiydi. Sol duvarın büyük bir bölümünü kaplayan yüksek, geniş ve göbekli koyu renk elbise dolabı (annesi bu dolaba hep bombeli demişti); sağ duvarda, kravat bağlamak için bile bir işe yaramayacak kadar solgun yüzlü, oval, küçük bir aynanın yükseldiği heybetli bir şifonyer; tam karşısında, kornişi çevreleyen farbala örtünün boz renkli dikey siluetinin yanında, tüfeklerin bulunduğu maun kaplı kristal küçük bir vitrin; sandalyeler; annesinin önceki günün yarısında başlayıp dün öğleden sonra, kışlık binici kıyafetini, yün içliklerini ve paçalı donunu (çizmeleri dahil, kalan av kıyafetlerinin tamamını oradan alıp banyoya koymayı tercih etmişti) elinin altında olacak şekilde üzerine yerleştirdiği tekerlekli askı; duvarların hemen her yerinde, her duruma uyan, her çeşit passe-partout –üniversite diploması, özellikle dağda çekilmiş fotoğraflar gibi– gözünün önündeki her mobilya, her süs eşyası ve her cisim sinirini bozuyor, onu rahatsız ediyordu. Sanki o nesneyi hayatında ilk kez görüyordu. Ya da, daha doğrusu, biçimsiz, sevimsiz ve tuhaf görüntüsünü fark etmesi için sanki şimdi, ilk defa ona görme şansı verilmişti.

Esnedi. Sakaldan sertleşen, pütürlü yanaklarını ve çenesini bir eliyle sıvazladı, üzerindeki battaniyeyi kenara itti, ayaklarını yataktan aşağı sarkıttı, bir sandalyenin üzerinden devetüyü rengi yünlü sabahlığını aldı, pijamasının üzerine giydi, ayaklarına terliklerini geçirdi ve birkaç saniye sonra camın ve yarı kapalı tahta panjurların arasından avluya bakmak için pencerenin yanındaydı.

Görülecek pek bir şey yoktu. Avluyu saran karanlığın derecesi öylesine yoğundu ki, ortasındaki kuyu bile neredeyse doğru düzgün seçilemiyordu. Üstelik de kâhyası Manzoli’lerin mutfak penceresindendışarı bembeyaz bir ışık yayılıyordu: Montebello Sokağı’na bakan kemerli yüksek surun tepesine ve iç duvarını yazın neredeyse tamamen kaplayan büyük sarmaşık gülün üst dallarına değecek kadar canlı bir ışık. Güneydoğudan esen kuru ve sıcak rüzgâr bu dalları savuruyor, altüst ediyordu. Kuru ve hafif olanları ara sıra elektrik akımına tutulmuşçasına kesik kesik hareket ediyordu. Yağmur yağmıyordu. Rüzgâr estiği sürece de yağmayacaktı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.