İnsan Dengesi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Arkadaşlarıyla birlikte, medeniyetten uzak ıssız bir adada tatil yapmayı planlayan orta yaşı çoktan geride bırakmış bir çift, yola çıkmadan hemen önce Sarah’nın kapılarında belirmesiyle şaşkına döner. Anne babasını uzun yıllardır tanıdıkları bu genç kız, adada anlatıcı ve kocasına eşlik eder. Sarah, bu sakin ama gergin günlerin birinde, beklenmedik bir biçimde, günlüğünü anlatıcıya gösterdiğinde trajik geçmişi ortaya çıkar. Bu geçmişle hesaplaşması gereken sadece o değildir artık... Eserleri çeşitli dillere çevrilen, Avusturyalı ödüllü yazar Margit Schreiner’den, keder, zaman ve varoluşun sorumluluğu üzerine akıllardan çıkmayacak bir anlatı.

“Ertesi sabah zaman devrilmeye başladı. Az önce sonsuz gibi görünen zaman artık sınırlıydı. Adada sadece üç günümüz kalmıştı! Artık hayal kurmaya, uzun uzun düşünmeye, karar alacağımız birtakım konuşmalar yapmaya, yazmaya başlamaya zaman yoktu, nihayet bir kez olsun eski koyun ağılında gecelemeye ya da adanın güney ucundaki marinaya yürüyerek gitmeye yine zaman yoktu. Adaçayı toplayıp kurutmaya, evde salamura yapmak için tepedeki zeytinlikten zeytin toplamaya ya da denizden çıkan kütüğü boyamaya bile zaman yoktu. Zaman darlığından felce uğramış gibiydim. Sarah’nın günlüğü komodinimin üzerinde duruyordu.”

Herhalde insan, yapısı gereği doğaya uygun değil. Karşısında el değmemiş bir doğa bulursa o doğadaki yaşam ona çok yorucu gelir, dolayısıyla daha iyi duruma getirmek amacıyla o doğayı bozar. Onu iyileştirince, yani bozunca, bozulmamış bir doğaya özlem duyar. Aynı şey duygularımız için de geçerlidir. Onları nasıl kullanacağı­mızı bilemeyiz. Hiçbir şey olmazsa canımız sıkılır, bir şey olursa da hemen bize fazla yüklenildiğini düşünürüz. Örneğin altmış yaş üstündekileri ele alalım.

Genelde çocuklar evden ayrılınca, habersiz konuk gelmezse ve rahatsız edilmezlerse memnun olurlar. Bu, işin bir tarafı. Di­ğer taraftan hemen canlarının sıkıldığından yakınırlar. Bir şeyler yaşamak isterler. Bir şeyler yaşayınca da çok zorlandıklarını dü­şünürler. Bazı altmışlıklar, kollarının altında evrak çantasıyla ya da –ilerici ve zeki altmışlıklar söz konusuysa– sırtlarında bir sırt çantasıyla şehirde koşuşturarak altmış yaş altındakileri kandırırlar, amaçları çok işleri olduğu izlenimi vermektir. Genellikle artık ça­lışmamalarına ya da en azından kısıtlı saatle çalışmaya geçmelerine rağmen hep aceleleri vardır ve prensip itibariyle her yerde itişe kakışa öne geçerler: doktorda, tramvayda, süpermarkette. Ama arkalarındaki kuyruk uzadığı için süpermarketin kasasında bir kez acele etmeleri gerekse, arkalarında bekleyenleri gündelik hayatta biraz daha rahat olmaları için uyarırlar. Oysa çoğunlukla onlarda eksik olan da rahatlıktır. Akla gelebilecek her şey hakkında sürekli yakınırlar: kalça kemiği ağrıları, sırt ağrıları, romatizma ya da gut hastalığı. Ne omuzlarında kireçlenme, ne arterit, ne artrozları, ne atardamarda kireçlenme ya da osteoporozları ne de katarakt ya da glokomları vardır ama ya sürekli bu hastalıklara tutulmak üzere olmaktan ya da tanı konulmamış olsa da çoktan tutulduklarından korkarlar. Doktora olabildiğince sık giderler, gerekçeleri de çeşitli kireçlenmeler ve tıkanıklıklar nedeniyle felç ve kalp krizi geçirme tehlikesinin artmış olmasından korkmalarıdır. Bir yandan da ya yanlış teşhis koydu ya da durumlarında bir tehlike görmedi diye doktora içten içe öfkelenirler. İdrarını tutamayan, başı dönen, ağır işiten ya da bu illetlere tutulduklarını sanan altmışlıklar bekleme odalarına dolunca doktorlar oflayıp puflarlar. Gerçekten önyargılı iseler, yakın zamanda Alzheimer ya da Parkinson tehlikesi baş gös­terebilir, diyen doktorun uyarısını ciddiye almazlar. Sonuç olarak da belirtilerin hepsini göz ardı ederler. Durumunuz o kadar da kötü olmayacak, denirse ciddiye alınmadıklarını hissederler, kendilerine hak verilirse de acındığını düşünürler. Esas itibariyle yapılan hiçbir şeyi beğenmezler: İnsanlar asla doğru zamanda ziyarete gelmezler. Çünkü altmışlıklar ya bir kuruma gideceklerdir ya öğle uykusuna yatacaklardır ya da önemli bir işleri vardır. Ziyaretlerine gelen ol­mazsa da gitgide daha yalnız kaldıklarından yakınırlar. Kendilerine saygı gösterilmesinde ısrarcıdırlar ama kendileri kimseye saygı göstermezler. Hele dövmeli, burunları ya da dilleri halkalı, yırtık kot pantolonlu tiplere, sokakta cep telefonuyla konuşanlara ya da kulaklarında MP3 kulaklığı bulunanlara ve iri köpekli punklara hiç. Esasında her şeyi daha iyi bilirler, öte yandan hiç memnun olmazlar: Gürültüden nefret eder, sessizlikten korkarlar.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.