Mustafa Kemal Atatürk - Mücadelesi ve Özel Hayatı

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla...

Muhterem Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. Ben de öyle yaptım. Elhamdülillah başarılı oluyorum. Pek yakında elle tutulur sonucu bütün dünya görecektir.
(...)
Ben, birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum: Her işittiğinize önem vermeyiniz. Pekâlâ bilirsiniz ki ben, yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.
Bu mektubumu getirecek olan (...) size benim hakkımda istediğiniz kadar bilgi verecektir. Kendisiyle bana bazı elbiselerimi gönderiniz.
Ağustos 1919, Erzurum

“Latife Hanım” ve “Halide Edib” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.

Atatürk’ü, Latife Hanım’ın hayatını yazarken yakından tanımaya başladım. Eşi ile eşit ilişki kurmaya çalışan Atatürk çok ilgimi çekti. İkinci kitabım Halide Edib’i yazarken onu çalışma arkadaşı bir kadının gözüyle yeniden tanıdım. Üçüncü kitabım için beni heyecanlandıracak bir isim ararken, tek bir kişiyle ilgilendiğimi fark ettim.

Anlatılması zevkli ama yazılması çok zor bir isim, dokunulmazlıkları olan bir büyük kişilikti. Ama o da çocuk olmuş, annesinin dizinin dibinde ağlamış, âşık olmuş, keyiflenmiş, kederlenmişti. Kız kardeşi Makbule’nin 1950’li yılların gazete sayfalarında kalmış anlatımlarını okuyunca kararımı verdim. Makbule Hanım, aile hikâyelerini ve ağabeyinin çocukluk ve gençlik günlerini, sapsade bir içtenlikle kâh annelerinden dinlediği gibi, kâh kendi tanıklıklarıyla anlatıyordu. Onun anlatımlarının Atatürk biyografilerinde yer bulamamış olması herkes için büyük kayıptı.

Sayısız Atatürk kitabı varken, ben ne yazacağım diye hiç duraklamadım. 2004 yılından beri ulaştığım bilgilere kim bilir daha neler ekleyecektim. İlk biyografileri kaleme alan Falih Rıfkı Atay ile Şevket Süreyya Aydemir’den bu yana bilgiye ulaşmak, özellikle de Atatürk bilgisine ulaşmak kolaylaşmıştı. Atatürk’e çok yakından bakmaya, klişelere mesafeli durmaya çalıştım. Önceki biyografilerden farkı ne diye sorarsanız, bu kitap gün gün onun izini sürüyor ve ona çok yakından bakıyor.

“Yoksul aile”, “başarısız baba”, “karga kovalayan çocuk” anlatıları doğru muydu? Tersine, aile varlıklıydı, Pembe Ev ailenin mülkiyetindeydi, bir değil altı evleri vardı, baba ileri görüşlüydü, zekiydi, azimliydi. Varlıklı bir aileden gelen anne, çevresinde sözüne değer verilen akıllı bir kadındı. Küçük Mustafa da yoksul bir yetim olduğu için değil, oyun olsun diye karga kovalıyordu. Bu tespitlerimin, Mustafa Kemal tarafından da altı çizilmiş gerçekler olduğunu anlayınca çok sevindim. Yunanistanlı tarihçi Vasilis Dimitriadis’in belgelerle dolu, Kasım 2016 tarihli kitabı bütün yazdıklarımı doğrulayınca “Selanik’teki evde doğmadı, orada kira ile oturdular, o ev üvey babası Ragıb Bey’e aitti” gibi kurmaca kuşkulara yer kalmadı. Mustafa Kemal’in çocukluk hikâyesinin özeti şuydu: Hayatın bütün hoyratlıklarına rağmen büyük bir özen ve şefkatle büyütülen zeki, yüzü başarıya dönük son derece azimli bir çocukla karşılaştım. Yitirdiği babasının yerini dolduran bir anne, fedakâr bir dayı ile birikimli, görmüş geçirmiş, anlayışlı ve uyumlu bir üvey babanın şefkat ve özeniyle büyümüştü.

Çocukluk ve delikanlılık yıllarının geçtiği Selanik ve çevresinde keyifli bir yolculuk yaptım. Selanik’teki aile evini saatlerce gezdim, babasının gömüldüğü Hortacı Camii’nin (Rotondo) bahçesinde oturdum, rıhtımda yürüdüm, Selaniklilerin bol şekerli kahvelerinden içtim. Annesiyle babasının bir dönem yaşadığı Çayağzı’nı, artık yeşil tepelere dönüşmüş Langaza’yı gördüm. Langaza’daki çiftlik hayatının onun yaşamında önemli bir yer tuttuğunu anladım. Barış günleri başlayınca kurmaya giriştiği Atatürk Orman Çiftliği’nde bir gün geçirdim.

Manastır’a gittim, Askeri İdadi’yi, okuduğu sınıfları gördüm, Manastır’ın ortasındaki havuzun başında vakit geçirdim. Çanakkale’deki savaş alanlarını, karargâh olarak kullandığı evi, siper yerlerini, adını ondan alan Kemalyeri’ni gördüm. Çankaya Müze Köşkü’nü, Birinci Meclis’i, İkinci Meclis’i, Diyarbakır, İzmir ve İstanbul’da yaşadığı evleri gezdim ve hafızama kaydettim.

Yayımlanmış not defterlerini, mektuplarını, askeri raporlarını, yaptığı konuşmaları dikkatle okudum. Benim için karanlıkta kalmış noktalar zaman içinde aydınlanmaya başladı. Örneğin Fikriye’nin ölümü... İntihar mı etmişti? Yoksa kaza kurşunuyla mı ölmüştü? Ankara’ya gelen Fikriye’nin bir kurşun yarası aldığı kesindi. Kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmesinin nedeni biraz da verem nedeniyle iflas eden ciğerleriydi. Fikriye’nin bilinen bir mezarı yoktu, ama ölümünün ardından Heybeliada’daki bir bina üç ay içinde verem hastanesine dönüştürülmüştü. Hem de sekiz yataklı kadın koğuşu ile birlikte. Atatürk biyografilerinin önemli bir eksiği vardı. Bu biyografilerin yazarları da kaynak olarak kullandıkları kişiler de neredeyse hep erkekti. Kadınların ağzından pek bir şey yazmamışlardı. Erkeklerin anlattığı Atatürk’e kadınların anlattığı bir Atatürk eklemenin çok şeyi değiştireceğini fark ettim. Annesinden, kız kardeşinden, Halide’den, Latife’den, Afet’ten, Sabiha’dan onunla görüşmeler yapmış, yakınında bulunmuş kadın gazetecilerden yaptığım alıntılara öncelik verdim. Elbette erkeklerin değerli anlatımlarını da kullandım. Elinizdeki kitabın dizin sayfalarında pek çok kadın ismi göreceksiniz. 2004 yılından beri Atatürk’ün özel hayatına dair okuyup biriktirdiğim ve araştırdığım hemen her şeyi sizlerle paylaştım. Utkan Kocatürk’ün değerli kronolojisi hep masamın üzerinde açık durdu. Atatürk’ün, yazdığı mektuplar, not defterlerine kaydettiği özel yaşam sayfaları hayatının akışı ile birleştikçe araştırmamın derinleştiğini, ete kemiğe büründüğünü keyifle gördüm. Kitabımı 1927’de, Mustafa Kemal’in sekiz yıl aradan sonra ilk kez geldiği; önderlik ettiği Milli Mücadele’yi tarihe kaydetmek üzere "Nutuk"u kaleme aldığı günlerin hikâyesiyle noktaladım.

Atatürk’ün hayatını bir roman gibi kaleme alırken kaynaklarıyla sunmaya olağanüstü özen gösterdim.

Kitabı yazarken 1881 yılında doğmuş bir çocuğu, Atatürk diye anlatmak beni gerçeklik duygusundan uzaklaştırıyordu. Bu adı 1934 yılında soyadı kanunu ile almıştı. Bu yüzden çocukluk adı Mustafa’yı ve ortaokulda adına eklenen Kemal’i kullanmayı tercih ettim.

İyi okumalar diliyorum.

Haziran 2018, İstanbul

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.