Osmanlı’da Son Fasıl - Savaş, Devrim ve Ortadoğu’nun Şekillenişi 1908-1923

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Osmanlı’da Son Fasıl, 20. yüzyılı Osmanlı’nın gözünden şaşırtıcı bir yaklaşımla yeniden anlatırken, Birinci Dünya Savaşı’nı ve günümüz Ortadoğu’sunu daha iyi kavramamızı sağlayacak yeni görüşler sunuyor.

Osmanlı İmparatorluğu ve ardılı devletler 1911-1923 yılları arasında başta Birinci Dünya Savaşı olmak üzere bir dizi savaş deneyimi yaşadı. Sean McMeekin iyi bildiğimizi sandığımız bu deneyim hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimizi gösteriyor. Yazarın yeni açılan Osmanlı ve Rus arşivlerinde yıllarca yürüttüğü araştırmalara dayanan Osmanlı’da Son Fasıl, savaş sonrası Ortadoğu’da istikrarsız bir yeni düzene yol açan büyük stratejik anlatıya ışık tutuyor.

İngiliz, Alman, Fransız, Amerikan ve Avusturya-Macaristan kaynaklarından da yararlanan McMeekin, modern Türkiye’nin doğuşunu ve kalan Osmanlı topraklarının durumunu eşine ender rastlanır bir yetkinlikle anlatıyor. İmparatorluğun çözülüşüne eşlik eden etnik-dinsel buhran ve zorunlu göç, Balfour Bildirisi, halifeliğin yıkılışı, Irak ile Suriye’nin paylaşılması gibi meselelerde yeni bir perspektif ortaya koyarak, bu meselelerin günümüze dek yansıyan sonuçlarını berrak bir odağa oturtuyor.

Bir tarih kitabının güncel öneme sahip tarihsel bir konuya ilişkin yerleşik anlayışımıza tamamen yeni bir şekil vermesinin örneğine az rastlanır. "Osmanlı’da Son Fasıl" işte bunu başarıyor.

“McMeekin altı yüzyıllık bir imparatorluğa son veren, Ortadoğu haritasını yeniden çizerken kültürünü de yeniden şekillendiren, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasında ve ona (geçici olarak) son veren barışta önemli bir rol oynayan 12 yıllık Osmanlı Veraset Savaşı’nın (1911-1923) bu dengeli ve kapsamlı analizinde Avrupa’nın dört bir yanındaki arşivlerden çok sayıda yeni malzemeyi bir araya getiriyor.” - Dennis Showalter, Colorado College Tarih Profesörü

Ölüm döşeğindeki bir hasta olarak bakıldığında, Avrupa’nın Hasta Adamı’nın ölmesi uzun bir süre aldı. Osmanlı gerilemesinin başlangıç tarihini belirlemek, modern tarihin harika entelektüel salon oyunlarından biridir. Popüler bir Türk açıklamasına göre Kanuni Sultan Süleyman’ın imparatorluğu sonu gelmez ehliyetsiz padişahlar silsilesine mahkûm edecek vahim bir kararla, kabiliyetli oğlu ve vârisi Mustafa’yı 1553’te öldürtmesiyle mi başladı acaba? Yoksa kilit an daha da önce, Fransa’yla 1536’da imzalanan ve Fransız uyruklarına (kısa sürede mahut bir hal alarak, 20. yüzyılın başlarında Avrupalılara imparatorluk içinde hukuki muafiyet statüsü tanıma yönünde eksiksiz bir sisteme dönüşecek türden) ticari ayrıcalıklar veren kapitülasyonların ilki miydi? Osmanlıların 1529’daki birinci veya 1683’teki ikinci kuşatmada Viyana’yı ele geçirememesi miydi? Osmanlıların Avrupa’da fethettiği topraklarda ilk kayba işaret eden ezici Karlofça Antlaşması (1699) mıydı? Yoksa güneye doğru Rus ilerleyişinin habercisi ve daha da yıkıcı Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) mıydı? Napoléon’un 1798’de Avrupa silahlarının ezici üstünlüğünü gözler önüne seren Mısır işgali miydi? Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın orduları karşısında 1833’te alınan ve Türkiye’yi koruma için baş düşmanı Rusya’ya başvurmak zorunda bırakan küçük düşürücü yenilgiler miydi? Yoksa Osmanlı İmparatorluğu’nu güçlü müttefikleri Britanya’ya ve Fransa’ya mali bakımdan bağımlı duruma düşüren Kırım Savaşı’ndaki (1853-1856) garip zafer miydi?

Yozlaşma aşamalarını belirlemek için esas alınan olayların geniş kapsamı en azından soruya cevap vermenin kolay olmadığına işaret eder, tabii bu doğru soruysa. Gibbon’ın Roma İmparatorluğu’nun niçin yıkıldığını irdelerken yaptığı meşhur saptamayı tekrarlamak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun “o kadar uzun süre ayakta kalmış olmasına daha fazla şaşırmalıyız.” Amerika’daki Azteklerden ve İnkalardan Hindistan’daki Babürlü hanedanına, Çin’deki Mançulara, İran’daki Kaçar şahlarına ve Afrika kıtasının tamamına kadar varmak üzere, diğer imparatorluklar Avrupa saldırısı karşısında çok daha kötü sınav verdiler. Osmanlı padişahlarının Hicaz’daki kutsal yerlerin 1517’de ele geçirilmesinden sonra bütün İslam dünyasına halifelik etme itibariyle, kendilerini Aztekler ya da İnkalar gibi bölgesel imparatorluklara kıyasla daha yüksek bir standartta gördükleri doğrudur. Öyle olsa bile Rumeli ormanlarından Anadolu yoluyla Arabistan’ın ve İran’ın çöl kumlarına kadar, kadim Filistin, Suriye ve Mezopotamya kentlerini de içine alacak şekilde Yakındoğu’yu kapsayan Türkiye’nin konumu, yırtıcı Avrupa devletleri için çok uzaktaki diyarlardan daha cazipti. İmparatorluk nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan hatırı sayılır Hıristiyan azınlığın kötü durumu, Batı müdahalesi için sürekli bir bahaneydi; nitekim Kırım Savaşı esas itibariyle Kudüs’teki ve Beytüllahim’deki kiliseler üzerinde tartışmalı Ortodoks ve Latin “himaye hakları” konusunda yürütüldü. İtalya’nın ve Almanya’nın birleşmesi 19. yüzyıl sonlarında etnik milliyetçiliği öne çıkarırken, Osmanlılar imparatorluğun çeşitli uyruk halkları arasındaki irredantist akımları daha da dikkate almak zorunda kaldılar: Avrupa’da Sırplar, Rumenler, Bulgarlar, Makedonlar, Arnavutlar ve Yunanlar; Asya Türkiyesi’nde Ermeniler, Kürtler, Araplar ve Rumlar. Kardeş akımlar olan Hıristiyan Ortodoksluğu ve pan-Slavcılık üzerine kurulu çağrıların teşvikiyle, sırf Ruslar II. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkışından önceki yüzyılda Türkiye’ye beş kez saldırmışlardı ve tam da ertesi yıl yine böyle bir saldırıya geçeceklerdi. Ezeli düşman Çarlık Rusyası’nın hızla artan ve Osmanlı’ya kıyasla çoktan dört katı aşan bir nüfusa dayanarak cepheye sürebildiği ordular göz önünde tutulunca, asıl şaşırtıcı şey Türkiye’nin 1877’de hâlâ savaşa tutuşuyor olmasıydı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.