Saray ve Ötesi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Halit Ziya Uşaklıgil’in anı kitabı “Saray ve Ötesi” 79 yıl sonra yazarının Türkçesiyle okurlarına ulaşıyor.

“Ve onun tahtı işte o gün üzerinde oturduğu yaldızlı, pek mükellef, pek muhteşem, fakat kumaşı soluk ve yer yer yırtık, şurası burası aşınmış, yıpranmış koltuktan ibaretti.”

“İdam kararları, sehpalar, asılanlar, velhasıl bütün tedhiş siyaseti, belki bu da pek âlâ idi, fakat bunlarla her iş tesviye edilmiş olacak, bütün fırtına yatışacak mıydı?.. Sema berrak görünüyordu, fakat tâ ufukta endişe veren bulut kümeleri vardı; ve ara sıra, kısa fasılalarla çakan şimşekler, bunları yırtarak bir aydınlık içinde kara ihtimaller göstermekten hâlî değildi. Memleket nasıl bir istikbâle namzetti?”

Sultan Hamit’in tahttan indirilip yerine Sultan Reşat’ın geçirilmesi üzerine, Talât Paşa Halit Ziya’yı makamına çağırır ve “Cemiyet oraya sizi intihap etti. Sizden beklenen iş Abdülhamit sarayını ortadan kaldırıp onun yerine yeni bir Meşrutiyet sarayı kurmaktır. Bunu gürültüsüz, sızıltısız yapacaksınız” sözleriyle onu sultanın başkâtipliğine atar. “Saray ve Ötesi”nde Uşaklıgil, bu görevi sırasında yaşayıp gördüklerini, 1909-1912 yıllarının siyasi, idari çalkantılarını, dünyanın savaşa sürüklenişini anlatıyor. Anlatırken de büyük bir romancı dikkatiyle olayları sahneliyor, insanları renkli anekdotlarla tahlil ediyor ve daha da önemlisi şahsi kanaatlerini, hissiyatını dile getirmekten çekinmiyor.

Kitabı yayına hazırlayan Abdullah Uçman önsözünde şöyle diyor: “Saray ve Ötesi’nde neler anlatılmamıştır ki… Halit Ziya’nın, sıkıcı olsa da, padişahla beraber şehrin farklı camilerinde katıldığı Cuma selâmlıkları, ara sıra çıkılan geziler, İstanbul’un perişan manzarası, fakir ve garip halkın sefaleti, şehirdeki tarihî yapıların harap durumu; Lüleburgaz Seyitler’de gerçekleştirilen askerî tatbikat; kısa süreli Edirne, Bursa ve İzmit seyahati; Ramazan aylarında Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Şerif ziyareti ve padişahın huzurunda yapılan huzur dersleri; mebuslarla Âyan âzâlarına sarayda verilen iftarlar ve diş kirası mahiyetindeki hediyeler; 1911 yılında padişahın maiyetinde gerçekleşen üç haftalık Rumeli seyahati, Selânik’te göz hapsinde tutulan Sultan Abdülhamit’i ziyaret, Kosova’da Sultan Murat’ın şehit edildiği Meşhed’de 50 bin kişilik bir cemaatle kılınan Cuma namazı... Türk dostu ve İstanbul hayranı Pierre Loti’nin sarayda kabulü; İmparatoriçe Eugénie ile Bulgar Kralı Ferdinand-Kraliçe Eleonora ile Sırbistan Kralı Petro Karayorgoviç’e ve Mısır hıdivine Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda verilen ziyafet; bu hatırlı misafirlerin Yıldız Sarayı’nda ağırlanması... Bir kısım saraylı hanım sultanların gönül maceraları, saraya damat olmak isteyenlerin mücadelesi; Yıldız Sarayı’nda muhafaza edilen jurnaller; şehzadelerin tekebbürü ve aralarındaki dargınlık, rekabet ve çekişmeler… İttihat ve Terakki’nin, dolayısıyla kısa sürede Meşrutiyet’in iflâsı... Halit Ziya’nın saraydaki görevinden ayrıldıktan sonra Paris, Bükreş, Viyana, Berlin ve Çekoslovakya gezileri...”

Sadece bu baskıda yer alan kapsamlı “Dizin”e göz atıldığında bile eserin muhtevası ana hatlarıyla ve bütün ayrıntılarıyla görülebiliyor.

Camlı Köşk’e dair işitilmiş rivayetlerden birini tahattur ediyorum: Abdülaziz ara sıra sarayın şehir hayatına karşı takılmış gözlükleri mesabesinde olan buraya gelir ve ayş ü nûş, zevk ve safâ saatlerinden birkaç dakikasını camların önüne dikilerek sokağa bakmakla geçirirmiş. Bir gün gene böyle bakarken aşağıda, sokakta sehpasına tablasını koyarak müşteri bekleyen bir simitçi görmüş. Onun pejmürde kıyafetine, soluk fesiyle yemenisine, ayaklarında yırtık çarıklarına bakarak, dönmüş, etrafında halka çeviren mâbeyncilerine gür sesiyle: “Gel!..” demiş ve onları camın önüne çekip simitçiyi göstererek:
“Millet!.. Millet dedikleri işte şu herif değil mi?..” demiş. Doğru mudur, icat mıdır bilmiyorum, fakat İtalyanların meşhur bir sözünü tekrar ederek:
‘Se non è vero, ben trovato’
“Doğru değilse bile iyi uydurulmuş!.” denebilir. Acaba o dakikada hafâyâyı açan bir el padişahı da simitçiye, o hâliyle gösterseydi, “Padişahım çok yaşa!” diye bağıra bağıra gırtlağını yırtarak uğrunda her saat kanını dökmeye müheyya olduğu bu vücut için ne düşünürdü?..

• • •

Duvarlarından rutubet sızan, altından üstünden türlü karışık kokularıyla mide bulandıran, yarı karanlık bir yolda sendelememeye dikkat ederek ilerlerken kendi kendime: “Bu yolun sonu daracık bir merdiven, oradan bir baca gibi kafamızı sokarak içeri girilecek bir delik olmak yakışır!..” diyordum; birden sağ tarafımızda bol bir güneş çağlayanı arasından bir bahçe başlangıcına çıkmış ve geniş bir nefesle ciğerlerimi Koltuk Kapısı’nın müsemmim havasından yıkamış oldum.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.