Vaktin Zulmüne Karşı Yazmak - Düzyazılar III

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Vaktin Zulmüne Karşı Yazmak” adıyla derlediğimiz kitap, Behçet Necatigil’in sağlığında kitaplarına girmemiş, süreli yayınlarda, yıllıklarda kalmış yazı, söyleşi, soruşturma yanıtı türündeki verimlerini bir araya getiriyor. Daha önce “Düzyazılar I” ve “Düzyazılar II” adlı iki ciltte toplanan yazılar, konuşmalar, konferanslar elinizdeki kitapla tamamlandı.

Bu kitabın bir özelliği, Necatigil’in “Deniz var,şehir var, illavelakin başka deniz, başka şehir, başka balık” dediği Zonguldak dönemi yazılarıyla başlayıp son günlerine dek soruşturmalara verdiği yanıtlarla sona ermesi. Yani şairin 1941-1979 yılları arasında kıyıda köşede kalmış denebilecek –edebi kişiliğini, çevirmenliğini, ödüller, polemikler çevresinde edebiyat ortamına ilişkin görüşlerini, poetikasını yansıtan– her bir satırını içermesi. Bir başka özelliği ise, şairin “Küçük Muharrir” yazılarındaki olgunluğunun “Yeni Zonguldak” gazetesindeki “Bir Adamın Kuruntuları” adlı “lirik nesirler”le nasıl taçlandığını göstermesi.

“Vaktin Zulmüne Karşı Yazmak”, aramızdan ayrılışının kırkıncı yılında Necatigil’i anmak ve anlamak için yeni bir sebep.

RIHTIMA DOĞRU..

Duvarlar ve sıralar arasındaki dolaşmalarıma tekrar dönüşümün daha birinci günü anlamıştım ki murad üzere çalışmalar, ancak hülya anlarında ıraktan bir an için el edecek uzak ve mutlu dakikaların malıdır.

Boş saatlerdeki imkânlardan yine uzun zaman mahrum kalmak sıkıntısı, Zonguldak’a indiğimin hemen ikinci günü akşamı,1 otelin dik merdivenlerinden yukarı çıkarken, bir el gibi yakama yapıştı. Talihin bu beklenmedik oyunu ile bir anda kaçan huzurumu geri getirmek, içimde bir kargaşalığa doğru koşan ve bana gecemi zindan ettireceğe benzeyen bu haberi alır almaz çocuğu dalgaların beyaz çalkantısında belki avutmak ümidi ile ve günlerdir içerimde sessizce gününü bekleyen bir deniz hasretine müjde sarkıtarak rıhtım boyuna doğru uzandım.

Ufukta, değilse bile ona yakın bir yerde, beni, Sabri Esat’ın “Üç direkli bir gemi”sine2 doğru çeken iki direkli bir gemi karayla kırmızı bulanıklığında kirli bir kızıllık sızdıran gökyüzünü seyre dalmış, görünmez zincirlerle denize bağlı sallanmadan duruyordu. Akşamdaki lezzeti, içinde ancak bir şiir tedai etmekle kalan bu siyah gemiden ve biraz daha hisli bir gönülde belki korku uyandırmayı bile göze alacak kadar atak bu gökyüzünden çok daha fazla, uzaklarda değil yakında, rıhtıma çarpan dalgalarda buldum. Omzuma değmeye başlamış bir gece başlangıcı dekorundan bütün öteki eşyayı çıkarmak, daha doğrusu, dalgalar ve kayalar kalacak, dekoru tamamlayan öteki eşyanın gözümden kaçmalarına göz yummak, buraya, bu rıhtıma, bir gemi ile, bir gökyüzü ile yahut ne bileyim, bir deniz feneriyle değil de sadece bir denizle, dalgalarla, kayalarla sürüklenmiş olmamdan ileri geliyordu. Deniz yavaş yavaş ilerleyerek âni bir değişiklik göstermek istercesine, kayalara çarpıp da büyük bir fıskiye hâlinde sularını yukarılara fırlattıkça ve köpük dizileri, beyazlıklar, sırlı hışırtılar rıhtım temellerinde genişledikçe, deniz hasretinin hayâlimde daha beyazlaşarak idrakime daha berrak akseden dalgalarla tatminden başka, hırçın sıkıntılarımın ve âsi ümitlerimin de, bu tabloyla, şimdi gittikçe ilgilendiklerini gizli bir sevinçle fark ediyordum. Dalga serpintileri, ufacık, sudan tozlar şeklinde ve bir sonbahar bahçesinde iplik iplik yağan, göze görünmez yağmurlar gibi üzerime dökülüyor ve bu incecik, aralıklı yağmur temasında elbisem, yüzüm, rahmete susamış çorak topraklar gibi seviniyor, genişliyordu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.